Uluslararası sistem tarihsel olarak son yirmi yıldır çeşitli krizlerden geçmektedir. 2007-2008 ekonomik ve kapitalist birikim krizi, aşırı sağ partilerin yükselişi ile gözler önüne serilen liberal demokrasilerin krizi, ekoloji krizi, tarımsal ürünlerin yeterince besleyici olmaması ile tartışmaya açılan tarım paradigmasındaki kriz, Gazze ve Ukrayna savaşlarında deneyimlediğimiz güvenlik krizi ve savaş. Bu yazı böyle bir tarihsel süreçte Uluslararası Siyasal İktisat yazınının, hem Uluslararası İlişkiler Disiplinine hem de evrensel düzlemde insanlığın gelişimine hangi konularda ne gibi mesajlar vermeye çalıştığına dair bir deneme yazısıdır. Yazı bu çerçevede, Panorama’da Uluslararası İlişkiler Disiplini üzerine yayımlanan ‘Dünyayı ve Türkiye’yi Anlamak için Uluslararası İlişkiler Disiplini Bir Rehber Midir?’ ‘Uluslararası İlişkiler Öğrencileri için Kavramsal bir Rehber’, ‘Türkiye’nin Dış Politikası Nasıl Analiz Edilmelidir-Kuramsal Yaklaşımlar’, ‘Bir Yüksek Lisans Öğrencisinin Gözünden Uluslararası İlişkiler Pedagojisi’ ve ‘Avrupa Çalışmaları ve İdeal Bir Düzen Arayışı’ yazılarının oluşturduğu akademik tartışmaya katkı sunmayı amaçlamaktadır.
Yazıda Uluslararası Siyasal İktisat literatürünün Uluslararası İlişkiler Disiplinine ve insanlığın gelişimine yönelik olası katkılarını dört kategoride anlatmanın faydalı olduğunu düşünüyorum. İlk olarak kuşkusuz disiplinin adından da anlaşılacağı üzere Uluslararası Siyasal İktisat literatürü Uluslararası İlişkiler Disiplinindeki analizlerdeki ikiliklere (dualism) itiraz eder. Neden ekonomi ve politika birbirinden ayrı çalışılmaktadır? Tarihsel olarak düşündüğümüzde Adam Smith tarafından 1776’da kaleme alının Ulusların Zenginliği eseri veya David Ricardo’nun 1817 yılında yayımlanan Siyasal İktisadın ve Vergilendirmenin İlkeleri kitabında siyasetin konusu olan devleti ve ekonominin konusu olan refahı beraber çalıştıklarını görmekteyiz. Günümüzde bu iki alan neden ayrı ayrı çalışılmaktadır? Bu ayrım ile ilgili günümüzden bir örnek vermek gerekirse, toplumdaki orta ve alt sınıfların sosyo-ekonomik refahtan aldıkları pay azalmaktadır. Bu kitleler oy tercihlerinde düzen partilerini tercih etmemektedirler. Daha ziyade göçmen karşıtlığı veya kimlik siyaseti ekseninde memnuniyetsizliklerini siyasi düzleme taşıyan popülist siyasi liderleri tercih etmektedirler. Bir diğer deyişle, orta ve alt kesimlerin sosyo-ekonomik durumları siyaset gündeminin başat konusu haline gelememektedir. Bu açıdan Uluslararası Siyasal İktisat yazını ekonomi ve siyasetin ayrı ayrı çalışılmasının sosyo-ekonomik çelişkilerin siyaset düzlemine taşınmasında olumsuz bir etkisi olduğunu vurgular. Burada Ellen Meiksins Wood’un 1981 yılında yazdığı ‘Kapitalizmde Ekonomi ve Siyasetin Birbirinden Ayrılması’ makalesine atıf yapmak anlamlı olacaktır. Wood, bu makalede, iktisat ve siyasetin ayrışmasının aslında liberalizmin en önemli savunma mekanizması olduğunu söyler. Bu ayrışma liberalizme özgü ideolojik bir tercih ve stratejidir çünkü kapitalizmin sosyo-ekonomik ve siyasi içeriğinin birbirinden ayrıştırılmasına hizmet eder (Wood, 1981: 66). Ancak Žižek’in de tespit ettiği gibi apolitikleşmiş bir toplum ve kapitalizmin çelişkilerinin tamamen halının altına süpürüldüğü bir siyaset düzlemi hiç bir zaman yeterince ‘siyasi’ olamayacaktır.
İkinci olarak Uluslararası Siyasal İktisat benzer bir itirazı devlet ile toplum ve iç siyaset ile uluslararası politika gibi kategorilerin de ayrı ayrı çalışılması konusunda gündeme taşır. Uluslararası İlişkiler disiplini için bahsedilen ‘Büyük Ayrım’ terimi disiplindeki genel eğilimi yansıtır. Buna göre iç siyaset hiyerarşiktir çünkü devlet ve kurumları düzeni sağlar. Bu alan Siyaset Bilimi Disiplini tarafından çalışılır. Uluslararası siyaset ise devletler arası ilişkilerde devletin üstünde düzeni sağlayacak bir kurum olmamasından dolayı anarşiktir, ve Uluslararası İlişkiler Disiplini tarafından çalışılmaktadır. Uluslararası Siyasal İktisat tam da bu noktaya itiraz eder. Devlet toplumdan bağımsız değildir. Uluslararası İlişkiler Disiplininde özellikle anaakım çalışmalarda devletin toplumdan bağımsız analiz edilmesi, devletin yeknesak çıkarlara sahip kapalı bir kutu gibi kavramsallaştırılmasına yol açmaktadır. Oysa ki Cox’un da altını çizdiği gibi devlet yeknesak bir süje değildir ve yeknesak çıkarları yoktur. Devletin toplumdaki hakim sınıflar ve farklı sosyal tabakalar ile olan ilişkisi çerçevesinde farklı devlet şekilleri toplum ile olan ilişkiler üzerinden tartışmaya açılır. Benzer bir itirazı Andreas Bieler ve Adam David Morton’un 2018 yılında yazdıkları Küresel Kapitalizm, Küresel Savaş, Küresel Kriz kitabında da görmek mümkündür. Uluslararası İlişkiler Disiplinindeki anaakım yaklaşımlar, ‘uluslararası’ alanı açıklarken maddeci ile düşünsel (material and ideational) ve aktör ile yapıyı birbirinden ayrıştırmakta ve ontolojik olarak ikilikler içinde çalışmaktadırlar. Bieler ve Morton günümüzde çoklu kriz ortamındaki dinamikleri anlayabilmek için devlet sisteminin bağlı olduğu jeopolitik egemenlik alanı ile küresel kapitalizmin iktisadi ilişkilerinin birbirinden ayrı düşünülmemesi gerektiğini vurgular. Bu anlamda sosyal sınıflar ve toplumsal aktörler uluslararası ilişkilere dair analizlere dahil edilmelidir.
Üçüncü katkı daha ziyade eleştirel siyasal iktisat yazını içinde çalışılmakta olan kapitalizmin çelişkilerinin ve hakim güç ilişkilerinin tartışmaya açılmasıdır. Aslında Uluslararası Siyasal İktisat literatürü eşitsizlikler, bağımlılık, emperyalizm, kalkınma, yoksulluk gibi bir dizi konuyu sorunsallaştırarak Uluslararası İlişkiler Disiplinine katkı sağlar. Güç sadece uluslararası sistemde var olan hegemon devletlerin sayısı veya askeri/ekonomik gücü ile alakalı değildir. Kapitalizmin hem derinleştiği (su, eğitim, sağlık veya sosyal sigorta gibi yeni alanların kapitalist kar mekanizmasının konusu haline getirildiği) hem de genişlediği (kapitalist ilişkilerin yeni coğrafyalara yayıldığı) bir uluslararası sistemde sermayenin yapısal gücünü ve uluslararası sistem içinde sosyo-ekonomik güç ilişkilerini sorunsallaştırmanın önemli bir katkı olduğunu düşünüyorum. Örneğin Oxfam’ın 2025 Davos Zirvesi için hazırladığı rapor, Endonezya Başkanı Sukarno’nun 1955 yılında Bandung Konferansı’ndaki konuşmasından bir alıntı ile başlar: ‘…tarihsel olarak sömürgeciliğin bittiği söylense de, sömürgecilik modern ve yeni bir kıyafet içinde ekonomik kontrol ve düşünsel kontrol üzerinden devam etmektedir’. Rapora göre dünya zengin Küresel Kuzey ve fakir Küresel Güney arasında iki katmanlı bir yapıya doğru evrilmektedir ve tarihsel olarak dünya milyarderlerin servetlerinin artması için hiç bir zaman günümüzde olduğu kadar elverişli olmamıştır. 2024 yılında milyarder sayısı bir önceki yıla göre üç kat daha hızlı artarken ve yakın zamanda beş zengin insanın trilyoner olması beklenirken, 1990 yılından beri yoksulluk azalmamaktadır. Dünyada en zengin %1’lik kesim küresel refahın %45’ine sahiptir ve dünya nüfusunun sadece %8’i düşük eşitsizliklerin olduğu bir coğrafyada yaşamaktadır. Eşitsizlikler hem toplumdaki farklı sosyal sınıflar arasında, hem de gelişmekte olan ve gelişmiş ülkeler arasında artmaktadır ve sömürgecilik döneminden beri devam eden ekonomik sömürü mekanizmaları küresel Güney ülkeleri aleyhine işlemeye devam etmektedir. Bu oligarşik ekonomik yapının siyaset düzlemindeki yansımalarına yakın zamandan bir örnek verilebilir. A.B.D. tarihinde zenginlerin en çok temsil edildiği yönetimi kurduğu söylenen Donald Trump Hükümeti’nde kritik pozisyonlara gelen Elon Musk, Jeff Bezos, Mark Zuckerberg gibi milyarderlerin artan servetleri ve veri üzerindeki güçleri kuşkusuz kayda değerdir. Küresel kapitalist ilişkilerde sermaye sınıfının artan gücüne paralel olarak sanayisizleşme, sendikal düzlemde örgütsüzleşme ve sol siyasetin krizi gibi faktörler ile birlikte orta ve alt sınıfların da siyasette gücünün azaldığını tespit etmek yanlış olmayacaktır. Bu anlamda Uluslararası Siyasal İktisat alanı liberal demokrasilerin krizini tartışırken elbette toplumsal tabanda daralan orta sınıfların durumuna dikkat çeker.
Son olarak bu literatürün önemli bir katkısının, alternatif politikaları ve Uluslararası İlişkiler Disiplininde dışlanan aktörleri gündemine alması olduğunu düşünüyorum. Burada toplumsal aktör olarak kabul edilen sadece endüstriyel üretim alanında fabrikada çalışan işçi sınıfı değildir. Kapitalizm sosyal bir ilişkidir ve üretim sadece fabrikada gerçekleşmez. Sınıf mücadelesi ‘toplumsal yeniden üretim’ düzleminde gerçekleşmektedir ve toplumsal cinsiyet, ırkçılık, barış, ekoloji ve demokratik vatandaşlık mücadelerinin de sınıf mücadelesi olarak kavramsallaştırıldığı ‘kapitalizmin sosyal fabrikası’ alanında vuku bulmaktadır. Kees van der Pijl’a atıfla sermayenin yapısal gücü ve disiplini biyosfer, eğitim, sağlık, sanat da dahil toplumdaki bir çok sosyal alanda hakim konumdadır. Bu kesimlerin önceliklerinin ve çıkarlarının gündeme taşınmasının içinden geçtiğimiz çoklu kriz konjonktüründe alternatif siyasetlerin tartışmaya açılması anlamında önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yazıyı Ursula Le Guin’in 2014 yılında 65. Ulusal Kitap Ödülleri‘nde aldığı ‘Ulusal Kitap Vakfı Madalyası’ ödül töreninde yaptığı konuşmaya bir atıf ile bitirmek isterim: ‘Tarihsel olarak zor bir döneme giriyoruz. İçinde bulunduğumuz teknolojiye saplantılı ve korku içinde yaşayan toplumlarda gelecekte nasıl bir yaşam kurgulayabileceğimize dair başka varoluş hallerini ve umut barındıran alternatifleri görebilen yazarların seslerine daha çok ihtiyaç duyacağız…’.